29 Aralık 2010 Çarşamba

"az insanla her ay lokallerinde şenlik düzenleyen dernekler"

12:43... İşler öyle Facebook'ta sayfa açıp onu proje ekibi dışında kimsenin anlamadığı gizli şakalarla doldurarak olmuyor...muş. Uzun süredir bilgilendiremediğim için özür dilerim. 28-29-30-31 Ekim tarihleri arasında çekimlerimizi yaptık bitirdik. Özellikle en büyük sahnemizi çekerken son gün sette (yanlış hatırlamıyorsam) 26 kişiydik; ki bundan daha az insanla her ay lokallerinde şenlik düzenleyen dernekler biliyorum.

Sonuç olarak her şey beklediğimden iyi, beklediğimizden büyük, ve beklemediğimiz kadar çılgın geçti. Aradan 2 ay geçtikten sonra ise şöyle bir sonuca vardık. Hani "hele bir çekimler bitsin, gerisi gelir..." mantığını açıklayan türlü sözler vardır ya... Bu sözleri çeşitli zaman ve koşullarda söylemiş herkesi bulup bir odaya kapatıp "şimdi usluca oturun ve söylediklerinizi bir düşünün" demek istiyorum.

Filmin kurgusu ilerleyemiyor, basitçe kurguyu yapacağımız iyi bir bilgisayarı bulamıyoruz; veya buluyoruz da çok uzakta oluyor. Şu sıralar onunla uğraşıyoruz. Bir noktada "Yapım Günlüğü"nün boş kalması da bu yüzden. Zira çekimler bitti ve kurguyla ilgili önemli şeyler olana kadar yazacak bir yenilik, haberdar edecek bir olay bulmakta zorlanıyoruz.

Ha bir de, herkesin yeni yılını kutluyoruz.
Mutlu yıllar.

10 Ekim 2010 Pazar

"badanacılık kariyerinin zirvesi" ya da "iyimser piknikçi amcaların saldırısı"

09:10... a.m olarak p.m değil. Şu an Cerrahpaşa Hastanesi Göğüs Bıdıları Laylaylomu'nda bir odada refakatçı olarak kalıyorum. Benimle eş zamanlı olarak prodüksiyon tasarımcımız Ceren başka bir arkadaşımızın evinde (o arkadaş yokken) bir takım odaların duvarlarını boyuyor.

Geçtiğimiz günler içerisinde bir göl kaybettik, daireler çizerek sürekli aynı yere geldiğimiz dünyanın sonundaki kasisli köyü bulduk, tekrar gölü kaybettik, iyimser piknikçi amcaların saldırısına uğradık ("ekmeğin arasına peynir koyem bari?"), bir kez daha gölü kaybettik ve en sonunda o göle düştük (arabayla)...

Fotoğrafları bir takım teknik zamazingolarla şu an koyamıyorum. Bir yanda bir göl ve üç adamın etrafında dönen tüm bu entrikalar yaşanırken daha uzun bir zaman aralığında ise o kadar çok iş halletmeye çalışıyoruz, o kadar koşturuyoruz ki anlatamam. Dediğim gibi Ceren badanacılık kariyerinin zirvesinde, bir takım köprülerden barajlardan çekim izinleri almaya çalışıyoruz, bir şekilde ( her şekilde) her şeyi yetiştirmeye çalışıyoruz ki önümüze koyduğumuz tarihe her şey yetişsin.

Bir takım şımarıkça nedenlerden dolayı tarihten de, anlatabileceğim şeylerden de şu an için bahsetmiyorum; ama sonuç olarak bir şeyler çok hızlı gidiyor. Üstelik şimdilik fena da gitmiyor. Demiştim ya kıyamete gitmek için binecek bir alamet arıyoruz diye. Galiba alamet-i farikamıza kadar bulduk onu.

30 Eylül 2010 Perşembe

"anlatabileceğim, gösterebileceğim, müjdeleyebileceğim çok daha fazla şey"

21:05.. Bugün önceki günlerin aksine anlatabileceğim, gösterebileceğim, müjdeleyebileceğim çok daha fazla şey var; ama bu sefer bunları yapmayacağım. Facebook'ta sayfamız açıldı "Rüyagezer/Dreamgazer" adıyla. Twitter Sayfamız da hazır. An itibariyle yapım günlüğü, twitter ve facebook sayfasıyla üç farklı yerden haberler, gelişmeler sağlayabileceğiz galiba. Bu bizi de sizi de heyecanlandırmalı ve kendi adıma ben bayağı heyecanlıyım. Bizi twitter'da takip edin, Facebook'ta takip edin, gerçek hayatta sokaklarda bulup arkamızda omzumuza dokunun. Bunu istiyoruz, buna ihtiyacımız var.

Aslında nereden baksanız sırtına vurulup pohpohlanmak isteyen bir avuç küçük çocuğuz..

Diyebilirdim; ama demiyorum. Yaptığımız şey için - özellikle şu an anlıyorum ki - bayağı gönül vermişiz, çaba göstermeye çalışıyoruz. Neler gösterebileceğimizi merak ediyorsanız diye diyorum: Açın bakın.

13 Eylül 2010 Pazartesi

"Merhaba meşguliyet!"

15:38.. Ankara'dayım.. Orlando yok artık. Muhteşem bir U2 konseri izledim, muhteşem bir Olympos tatili yaptım ve "Merhaba meşguliyet!" nidalarıyla evime döndüm. Bugün geldim, yarın çılgınlık başlıyor. Öyle bir meşguliyet. Korkuyorum.

Senaryoyla ilgili küçük bir takım pürüzler, törpülemeler kaldı. Onun dışında şimdilik yazım anlamında Rüyagezer'in yaratıcı sürecini bitirmiş kabul ediyorum kendimi, beynim alabildiğine açılmış gibi hissediyorum. Yeni şeyler, fikirler, sesler, metinler geliyor aklıma, elime ve genellikle e-postalarıma..

Ben burdayım. Herkes burda. Galiba şimdi gerçekten başlıyoruz.

29 Ağustos 2010 Pazar

"buradayken yapmam gereken pek bir şey de kalmadı"

Saat 15:09.. Gece uyuyamadım. Son 4 iş günüm kaldı. 2 saat sonra başlayacak olan işimi bekliyorum. Bugün sonunda senaryonun 3. taslağını da bitirebildim, bu da demektir ki çeşitli insanlarla konuşup yorumları aldıktan sonra çekime gideceğimiz son senaryoyu yazabileceğiz. 1 hafta sonra Türkiye'ye dönüyorum. 2 hafta sonra masaya oturup, kafa kafaya verip ciddi çalışmalarımıza başlıyoruz.. Her şey hızlanıyor yani.

Fotoğraf makinemi deniyorum burada birkaç gündür. 2 günde 438 fotoğraf çekmişim. Bir süre her şeyi sonra da herkesi çektim, önüme ne/kim gelirse... Şimdilik bu kadar. Muhtemelen bir sonraki yazı Türkiye'ye döndükten sonra olacaktır; kaldı ki buradayken yapmam gereken pek bir şey de kalmadı zaten...

26 Ağustos 2010 Perşembe

"dünya güzel bir dünya"

01:41.. Senaryonun yeni hali hala bitmedi, prodüksiyon tasarımı için ilk çalışma hala sürüyor, Türkiye'ye dönmeme 2 haftadan az kaldı ve ben çok mutluyum. Bir süredir burada yazmadığım (nazar değmesin diye) ve 3 hafta gibi bir süredir başımı ağrıtan bir "internetten fotoğraf makinesi alma" olayı içerisindeydim. Bugün hiç beklemezken UPS kapımı çaldı ve Orçun Can olup olmadığımı sordu. Canon Eos 7D fotoğraf makinem yaklaşık 7 saattir benimle. Şu anda bir yandan bataryası şarj olurken o da hemen dibimde uslu uslu oturuyor. Akşam çıkıp birkaç fotoğraf çektim; ama üzerindeki lens f 3.5 - 5.6 olduğundan ve bayağı karanlık yerlerde olduğumuzdan dolayı, bir de benim fotoğraf makinesiyle ilk cebelleşmelerim olduğu için tam hakkını veremedim. Şimdi harıl harıl kullanma kılavuzu, DSLR fotoğrafçılık üzerine e-kitaplar vs. arasında yüzüyorum ki her şeyini olabildiğince çabuk ve iyi kavrayıp güzel şeyler yapmaya başlayayım..

Takdir edersiniz ki mutluluğumu pek tarif edemiyorum şu an; ama şöyle söyleyeyim ki böyle bir makineyi çok uzun zamandır bekliyordum ve almam o kadar imkansız görünüyordu ki şu an şaşırmaktan başka bir şey yapamıyorum.

Diğer yandan dediğim gibi Rüyagezer için işler yavaşlamaya başladı. Sorun değil, beklediğimiz bir şeydi. Ceren hep diyor "geç olsun güç olmasın.." diye, gerçekten de sonrasında sorunlardan kurtaracaksa bizi varsın çekim öncesi çalışmamız uzun sürsün. Zaten hep öyle düşünmüşümdür ki paran yoksa çekim öncesi zamanını olabildiğince kullanmalısın. Ne de olsa çekim süren kısıtlı olacak. Çekim sonrasında da bazı (hatta çoğu) hatayı geri getirme şansın yok. Öyleyse o hataları asgariye indirecek kadar iyi hazırlanmak zorundasın, bu da çoğu kısa filmcinin kaderinde parayla değil zamanla işleyen bir şey..

Sorun değil. Bugün dünya güzel bir dünya. Yarın tekrar her şeyin stresini dönebilirim; ama bugün için benden mutlusu yok!

18 Ağustos 2010 Çarşamba

"Sürreal uyku düzenim ve ben"

Saat 14:57. Sürreal uyku düzenim ve ben sınırları zorluyoruz. İki gün uyumuyor sonra öğleden sonra yatıp gece yarısını geçe kalkıyorum. Senaryoyla uğraşıyorum hala.. Bir de fotoğraf makinesini alma derdine düştüm.. Düşmemedim.. Düşeceğim inşallah.. Bir türlü işimiz rast gitmedi. Para geri çevrildi, sonra geldi alamadım, sonra aldım yatıramadım; ama inşallah daha fazla sorun olmayacak. İnşallah..

Hiç sevdiğim bir söz de değildir aslında. Benim için fazla belirsiz. Daha kesin bir adamım ben, daha kesin bir adam olmak istiyorum, gelin görün ki Rüyagezer'le ilgili her bir küçük şey ayrı "inşallah"larla dolu. O yüzden bu sözün ağzıma yapışmasından yakınamayacağım gibi, jargonumu da uzun süre terk etmeyeceğini kabullenmeliyim sanki..

Dediğim gibi senaryoyla uğraşıyorum. Bitmek üzere galiba. Sonunu güzelce değiştirmeye çalışıyorum özellikle. Tabii siz başını sonunu nerden bileceksiniz? Güzel olacak, daha güzel olacak hiç değilse. Zaten senaryodan genelleme yaparak diyebilirim ki aksilik çıkıyorsa bilin ki düzeldiğinde daha güzeli daha iyisi olacak. O kadar canımızı sıkmayalım yani.

2,5 hafta sonra Türkiye'ye dönüyorum. Çoktan vakti gelmişti de geçiyordu gibi hissediyorum; ama yine çok kafama takmamaya çalışıyorum..

Eğer bir aksilik çıkıyorsa bilin ki düzeldiğinde daha güzeli daha iyis olacak...


İnşallah.

10 Ağustos 2010 Salı

"olacağı kadar dişe tırnağa dokunur"

15:33.. Yine işe gitmem gerekiyor, yine geç kalktım.. Evi toparladım, yemek hazırladım derken zaman geçti yine ve çıkmadan önce kalan şu son 15 dakikamı senaryo üzerinde çalışmak yerine buraya yazarak harcıyorum. İyice bıktım buradan, ne Rüyagezer için yaptığım çalışmalar Türkiye'de olsam olacağı kadar dişe tırnağa dokunur oluyor, ne geçirdiğim zamandan bir şey anlıyorum..

2 gün önce buradan bir arkadaşım bana klaket hediye etti. Ne olduğunu bilmeyenler için "klaket" filmlerde çekilen görüntülerin başlarında tuttukları sahne/plan/çekim/film/yönetmen vs. bilgisi taşıyan ve kurguda görüntülerin çabucak bulunup ses ve görüntülerin rahat eşleştirilebilmesine yarayan o alete deniyor. Hani sahnenin başında bir adam elleriyle vurur ya onu birbirine. İşte o. Hem çok güzel ve anlamlı oldu, hem Rüyagezer açısından işlevli oldu. Heyecanlanmadım diyemem; ama dediğim üzere sıkıldım artık. 4 hafta içerisinde Türkiye'deyim; ama o 4 hafta da çabuk geçip bitseydi iyiydi vallahi..

8 Ağustos 2010 Pazar

"malum kasırgalar diyarı"

16:20. Evet gündüz. İşe gitmem gerekiyor yarım saat içerisinde; ama öyle bir fırtına var ki gidemeyebilirim (malum kasırgalar diyarındayım ya). Rüyagezer'e olabildiğince bütün hızımızla devam etmeye çalışıyoruz. Onur'dan ilk etapta güzel basit bir çalışma geldi. Rahatlatıcı oldu. Benim düşüneceğimi varsayarak kendimi yorduğum şeylerin %80'ini falan tekeline almış bulunuyor. Prodüksiyon Tasarımı oldukça heyecanlandırıyor beni, bakalım neler gelecek.. Bir de tüm bunlar olurken ben de bir yandan senaryoyu nihai hale getirmek için olabildiğince çalışıyorum.

Belli başlı birkaç sorun vardı senaryoda zaten bildiğim ve engel olamayacağım (ya da engel olmak istemediğim); ama onun dışında güçlenmesi değişmesi gereken yerlerin hep gözden geçirilmesi gerekiyor sonuçta. İnşallah DSLR'ımı almama da çok az kaldı. Birkaç yerden haber bekliyorum.

Anlayacağınız her şey tıkırında gidiyormuş gibi bir izlenim veriyor; ama artık hiçbir zaman hiçbir şeyin tamamen tıkırında gitmeyeceği ve hatta bir şeylerin yanlış gidebilecekse mutlaka yanlış gittiği (Murphy'yi seviniz..) bir bağlamda çalıştığımızı kabullenmiş bulunuyorum. Elbet bir şeylerde sorun çıkacak.

Hazırlıklı olmak lazım..

1 Ağustos 2010 Pazar

"daha yolun o kadar başındayız ki"

Saat 02:52. 5 Ağustos'a bir haftadan az günümüz kaldı.. Hastayım.. Para biriktirebilmek adına ekstra mesai alıyorum olabildiğince, hala gece gündüz çalışıyorum yani. Öksürükler aksırıklar gırla; ama olsun. Kendimi hiç bu kadar "Ekipsiz Asi" tadında hissetmemiştim (bilmeyenleriniz için tüm bu yapım günlüğü macerasına başlamama neden olan, Robert Rodriguez'in "El Mariachi"yi nasıl çektiğini anlattığı, o zamanki günlük yazılarından derlediği kitabı).

Şimdi gerek kreatif gerekse yapımsal anlamda, hem düşünsel hem teknik anlamda insanlardan senaryoyla ilgili geri bildirimlerini almam gerekiyor ki çekim senaryosuna dönüştürülebilecek bir son taslak hazırlayayım.

Şimdilik aksilikler çıkmadan gidiyoruz; ama daha yolun o kadar başındayız ki hiçbir aksilik yaşamamak bir noktada sadece aksiliklerin yolda olduğunu ve geleceğini gösterir şekilde oluyor.

Babam balık tutmayı çok sever (ne alaka?), çocukken bana ve ağabeyime de öğretmişti, ağabeyim de çok sever balık tutmayı. Ben de severim; ama onlar kadar değil. Neyse. Birileri balığa çıkacağı zaman balıkçılar birbirlerine "Rastgele!" derler; çünkü bu işi ucundan kıyısından biraz kavramış herkes bilir ki olta tekniği, doğru oltu, misina ve yem kullanımı, kişisel beceri ne olursa olsun bir balığın bir oltaya gelmesi her zaman öncelikle "şans" işidir. O yüzden balığın oltaya rast gelmesi buyrulur.

Rastgele!

27 Temmuz 2010 Salı

"havada süzülen astronotlarla katil robotların kapışması"

Saat 05:13. Tabii sürekli sabahın körlerine kadar ayakta kalıyormuş; kendimi yatağa zor atıyormuşum izlenimi veriyorum; ama aslında zaten Rüyagezer'le uğraşmıyor olsam da bu saatlerde ancak yatacağım - gece mesailerine kalıyorum işte hep, eve 2-3 gibi dönüyorum hep zaten - o yüzden çok bir fark var denemez.

Bugün internetten birkaç e-book indirdim. DSLR fotoğrafçılık üzerine, film yapımcılığı (filmmaking değil film producing) üzerine, kısa film'i nasıl yapmamak üzerine birkaç kitap. Şöyle bir bakındım da çok faydalı olacaklar gibi görünüyor. Onur'dan e-posta gelmiş, oturmamamı ve çalışmamı istiyor. 1-2 gün onun istediği şeylerle ilgileneceğim. Ceren de bir yandan sandığımızdan katlarca zor bir iş olacağını söylüyor, acaba ne demek istediği tam netleştikten ve zorluklar göründükten sonra senaryoyu daha rahat ettirecek şekilde değiştirsek mi?

Öyle olunca da sinirim bozuluyor çünkü. Senaryonun tamamen özgür olabileceğim ilk yer olması gerekmiyor mu film yapım sürecinde? Tabii ki milyon dolarlar harcayabilecekmişim gibi senaryoya yeni bir gezegen, uzay mekikleri ve havada süzülen astronotlarla katil robotların kapışmasını koymaktan bahsetmiyorum; ama ne bileyim senaryo yazarken olabildiğince para durumları ve yapılabilirliği düşünmemeye çalışıyorum. Sonra onlara zaten sıra gelecek ve teker teker gözden geçirilecek ne de olsa.

3 gün daha boş günüm olmadan çalışıyorum. Sonra 2 gün boş. Robert Rodriguez'in "Ekipsiz Asi"sini tekrar bitirdim, bir de Empire dergisinin Christopher Nolan üzerine hazırladığı dosya / röportajı...

Heyecanlandım.

25 Temmuz 2010 Pazar

"büyük ve korkunç bir silahın büyük ve korkunç bir şeyler başlatacak olan büyük kırmızı tuşu"

Saat 04:57. Kendimi büyük ve korkunç bir silahın büyük ve korkunç bir şeyler başlatacak olan büyük kırmızı tuşuna basmış gibi hissediyorum şu an. Kilit ekipe e-postalarını attım. Sinopsis, tretman, senaryo, notlarım, rüyagezere giriş 101 hepsi orada. Çok yoruldum tabii orası ayrı. 25 Temmuz'a yetişsin diye olmadı bu yorgunluk, zaten yetişecekti; ama o kadar büyük başladım ki bu sefer..

Belim ağrıyor. Türkiye'de saat daha öğlen 12. İnşallah ben uyuyup uyanıncaya kadar hepsi e-postaları ve dosyaları okumuş ve cevaplar vermiş olurlar. Sonra da 5 Ağustos olan bir sonraki tarihimize doğru çalışmaya devam ederiz.

Dediğim gibi büyük kırmızı tuşa basmış bulundum. Bu büyük kırmızı tuşun üzerinde "Kırmızı tuşa basmayın" yazmıyordu. Silinip atılmış mı yoksa hiç mi yazılmamış bilemem. Buradan geri dönüş yok diyemem; ama hiçbir seyirci sinemaya jeneriği izleyip çıkmak için gelmez. Ne olursa olsun sonunu bir görmek ister. Analojiyi anladınız umuyorum?

Her şey şimdi başlıyor işte. Teker teker yüzlerce şeyi halletmemiz gerekecek.. teker teker..

Ama önce uyumam lazım,
Biraz uyumam lazım.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

"...sihirli fasülyeler bizi bulutların üzerindeki devin evine de çıkarabilir..."

Merhaba bu sefer de saat 5'e çeyrek var. Senaryoyu nihai halinden önceki son taslak haline getirdim. Sinopsis - tretman - senaryo üçlüsü hazır yani. Şimdi "Rüyagezer'e Giriş 101"i tamamlamam gerekiyor ki ilk e-posta serisi tamamlanmış olsun. Bir haftadır tam sözcük anlamıyla gece-gündüz çalışıyorum. Aslında akşam-gece oluyor çünkü akşam 6'ya doğru Walt Disney World'deki işim başlıyor, gece 2-3 gibi eve dönüyorum, sabah 6-7'ye kadar Rüyagezer'le uğraşıyorum. Sonra uyuyup öğleden sonra 2-3 gibi uyanıyor tekrar işe hazırlanıyorum.

Bu kadar kısa sürede bu kadar yorulacağımı bilmezdim; ama olsun dehanın %90'ı terlemektir derler. Şu noktada benden büyük bir şeye kurban edebileceğim tek şey emeğim ve zamanım, onu da olabildiğince cömert bir şekilde adamalıyım ki karşılığını alabileyim.

Bugünkü çalışmama başlamadan önce bir haftanın koskoca yorgunluğundan kendime ödül vermek adına sinemaya gittim. Arka arkaya 3 film izledim çıkmadan. Önce Sorcerer's Apprentice, sonra Angelina Jolie'nin yeni filmi Salt ve son olarak da Twilight serisinin üçüncü filmi Eclipse.. Sinemaya gidip 2-film-birden yapmışlığım vardı; ama hiç arka arkaya üç filmi beyaz perdede izlememiştim. Çok aman aman bir şey de olmuyormuş zaten 3 film izleyince.

Bugün yatmadan önce birkaç saat daha dururum sanıyordum; ama sanırım dayanamayacağım. Şimdi yatıp uyuyayım, uyandıktan sonra da kalan işlerimi halleder en son e-postaları atıp kartopunu yokuş aşağı yuvarlamaya başlarım... Kendimi tohum ekiyormuş gibi hissediyorum. Bugüne kadar senaryo vs. çalışmalarıyla fasülyemi iki pamuk arasında büyüttüm ve filizlendirdim, şimdi e-posta atıp herkese iş başı yaptırdığımda onu toprağa ekmiş olacağım ve ondan sonra ben bir yandan çalışmaya devam ederek onu sularken bir yandan da diğer herkes çalışacak yani bir yandan da fasülye filizi kendi kendine uzayacak.. Ha işin sonunda sihirli fasülyeler bizi bulutların üzerindeki devin evine de çıkarabilir; fasülye çürük çıkıp bir süre sonra kuruyabilir de.. Bekleyip göreceğiz.

23 Temmuz 2010 Cuma

"Kıyamete gitmek için binecek alamet arıyoruz"

Saat sabah 6:15. Senaryoyu hala son haline getiremedim. Tabii son haline getirmekten kastım da ikinci taslak oluyor. Ondan sonra bir kez daha insanlardan gelen geri bildirimlere göre son haline getirmem gerekecek. Hep söylüyorum aynı konu hakkında üç senaryo yazdıktan sonra dördüncüsü artık zorlama geliyor. Otuzar sayfalık üç senaryo yazdım ve her biri ayrı ayrı uzun metraj filmlerin sıkıştırılıp hızlandırılmış halleri gibi göründü. Dördüncüsünü de öyle bir şey çekmemek için yazıyorum sonuçta. Bu sefer tek bir doğrusal olay örgüsü, 15 dakikayı geçmeyecek bir kısa film; ama bu sefer de diğer üç filmden tamamen bağımsız kurguladığım olay örgüsü çok farklı. O kadar farklı ki eninde sonunda 15 dakika ona da yetmeyecekmiş gibi geliyor. 4-5 farklı rüya alemine özgü mekan görüyoruz. Aynı aleme özgü 4 karakter var; iki ana karakterimiz ve hikayenin asıl ortasında bulunduğunu varsayacağımız iki karakter de cabası. Bunların hepsi de 15 dakika içerisine sıkıştırılmış. Saçmalık! Hiçbiri hakkında yine derinlemesine bilgi edinemiyoruz; ama ne yapalım, elimiz kolumuz bağlı. Kimse bize gelip "Çocuklar size 1 milyon dolar verelim çekin çekebildiğiniz demiyor". Elimde daha hiçbir şey yokken param da yokken uzun metraja girmek gibi (hele bu projeyle!) niyetim de yok; ama hiç değilse görsellik ve yaratılan dünya açısından yine de soluk kesici olabilecek bir senaryo bu. Kendimi böyle avutuyorum.

Böyle yazmak hoşuma gitmiyor; ama işte yapacak bir şey yok. Sonuç olarak aşağı yukarı 14-16 sayfa arası olacak gibi duruyor senaryo. Herhalde filmin kendi süresi 15 dakikayı geçmez. Gerçi jeneriğiyle falan da düşününce 20'ye yaklaşabilir ama... Yaklaşmasın. Neyse. Film bir çıksın da dakikası montaj sırasında sorunumuz olsun. Yeter ki film çıksın.

Yarın da senaryoyu bitirip ekip için hazırladığım "Rüyagezer Dünyası'na Giriş 101" kılavuzunu tamamlayacağım, sonra da dediğim gibi herkese gerekli e-postaları atıyorum ve can sıkıcı/eğlenceli/korkutucu/heyecanlı sürece resmi olarak girişmiş oluyoruz.

Kıyamete gitmek için binecek alamet arıyoruz resmen..

"Şu noktada bildiğim tek bir şey var."

Orlando'dayım... 2 gün sonra, yani 25 Temmuz'da Rüyagezer için projedeki kilit insanlara işlere başlangıç için gerekli talimatlarla bir e-posta atacağım ve tam anlamıyla yokuş aşağı yuvarlanmaya başlayacağız. Şu anda senaryo ve tretmanla uğraşıyorum. 2 gün içerisinde Rüyagezer evreniyle ilgili bilgiler verdiğim kılavuzun da tamamlanması gerekiyor. Böylece yapımcı - prodüksiyon tasarımcısı neler olduğunu neler olacağını neyin nasıl işlediğini benim kadar bilebilsin.. Bir aksilik çıkmazsa birkaç hafta içerisinde fotoğraf makinesi / kameramı alacağım. Öyle olursa her şey çok daha rahat çok daha tıkırında olacak. Olmazsa da ne diyeyim sağlık olsun.

Şu noktada bildiğim tek bir şey var. Bu artık son şansımız. Bundan aşağı yukarı 2 yıl önce bu projeye başlamıştım. Birkaç ertelemeden sonra bu hakikaten sonuncusu. Eğer bu sefer de yapamazsak Rüyagezer adına ne varsa hepsini çekmeceme kaldırıyorum.. Belki birkaç yıl sonra bir fırsatını bulup tekrar çekmeceden çıkarmak için.. ya da belki de bir daha hiç çıkarmamak için..